1 Mayıs 2014 Perşembe

Hukuk Eğitiminde Sorunu Doğru Teşhis Etmek - Ertuğrul Uzun



HUKUK EĞİTİMİNDE SORUNU DOĞRU TEŞHİS ETMEK



Ertuğrul Uzun


       Hukuk fakültelerinin sayısı ve kontenjanları arttıkça, hukuk eğitimini daha çok konuşur olduk. Hukuk dergilerinde, bloglarda, gazete köşelerinde, sosyal medyada 'hukuk eğitiminin niteliksizleştiği'nden dem vuruluyor, sorunun halli için çeşitli öneriler getiriliyor. Ne var ki, gerek sorunun teşhisinde, gerek sorunun nedenlerinin tesbitinde, gerekse çözüm önerilerinde hem çelişkiler hem de göz ardı edilen bazı hakikatler var.

       Söylediğim gibi, hukuk eğitimi üzerine daha çok konuşur olmamız, hukuk fakültelerinin sayısının artmasına bağlı. Ortada en çok dolaşan argüman, 'çok fazla hukuk fakültesinin ve bu fakültelere verilmiş çok fazla kontenjanın bulunduğu'. Bu argümanın doğal sonucu, 'yetişmiş öğretim elemanı eksikliği', dolayısıyla da öğrencilere verilen eğitimin, niteliksiz hâle gelmesi. Bu muhakemenin önvarsaydığı bir argüman daha var esasında: Hukuk fakültelerinin sayısı bu kadar çoğalmadan önce 'iyi' yahut 'nitelikli' olduğu. Asıl sorgulamamız ve tartışmamız gereken de bu örtük iddia.

       Hukuk fakültelerinin sayısı iki elin parmaklarını geçmediği dönemde, hukuk eğitiminin 'iyi' olduğuna dair elimizde bir kanıt var mı acaba? Eğer şimdiki moda tabirle 'çıktı'ya bakarak değerlendirme yapacak olursak, yüksek yargımızın hal-i pür melali, bu konuda bize hiç de iyi şeyler söylemeyecektir. Ayrıntılı bir inceleme yapmanın yeri burası değil, ancak miras aldığımız Türk hukuk doktrini konusunda da büyük sorunlar olduğunu söylemeliyim.

      Esasında hukuk fakültelerinin sayısının artmasından önceki dönemde hukuk eğitiminin hiç de iyi olmadığını bugünkü hukuk eğitimini farklı açıdan eleştiren, ama nedense sadece bugüne bakarak eleştiren pek çok hukukçu söylüyor. Yöneltilen eleştiriler kabaca şöyle:

                 - 'Takrir' yani 'konferans' yahut öğretim üyesinin anlatımına bağlı ders işleme yönteminin devam etmesi,

                    - Ders kitaplarının amaca hizmet etmeyen, öğretim materyali hazırlama ilkelerinden uzak kitaplar olması,

                     - Sınıfların kalabalıklığı,

                     - Ders programlarının yenilenmemesi,

                     - Öğrencilerin seçimlik ders imkânlarından yeterince yararlanamamaları,

                     - Fakültelerin ders programlarını oluşturmada özerk olamaması,

                     - Anlamını kaybetmiş -belki hiçbir zaman anlamı olmamış- akademik yapılanmanın sürdürülmesi,

                     - Dersin işlenişinin öğrencilere hukuki sorunları çözme becerisini kazandıramaması.

       Açıktır ki, bu eleştirilerin tümü, hukuk fakültelerindeki eğitimin yeni değil, eski sorunları. 

       Ancak ister yeni ister eski bu sorunlar hâlâ eski meseleyi göz ardı ediyor. Üzerinde etraflıca konuşmamız gereken ve diğer eleştiri ve önerileri nispeten daha cılız bir şekilde dillendirilen bu sorunu şöyle formüle edebiliriz: Türk hukuk eğitimi sistemi, hukukçu ile 'bilim'in yahut 'hakikat'in bağını, bir daha neredeyse hiç kurulmayacak ölçüde koparmaktadır. Bu tespitimi gerekçelendirmem gerekiyor. 

       Türk hukuk eğitimi, lise eğitimini takip eden dört yıllık lisans programı olarak dizayn edilmiştir, yani üniversitenin asli görevi olan bilim üretme, depolama, aktarma ve yeniden üretme birimlerince yürütülecek olan bir iş olarak görülmüştür. Bilim dedikse, mâlûmu ilam kabilinden tekrarlayalım: Evren, dünya, toplum ve insan hakkındaki evrensellerin bilgisinden bahsediyoruz. Bir de hümaniter disiplinlerden. Bu düzeyde dizayn edilen hukuk, bir yanılsamaya ya dayanır ya da böyle bir yanılsama yaratır: Hukuk bir bilimdir. Bu iddia üzerinde de ayrıntılı bir şekilde durmamız mümkün değil. Kısaca hukukun ne bilim ne de fakülte düzeyinde ele alınabilecek edebiyat ve tarih gibi hümaniter bir disiplin olduğunu söylemekle yetineyim. Sosyal bilimler ve hümaniter disiplinler alanında fakülte düzeyinde kabul edilebilecek alanlar sözgelimi iktisat, siyaset, tarih, felsefe, sosyoloji, ilâhiyat, edebiyattır. Tekrarlayayım: Hukuk bu anlamda ne bir bilim ne de hümaniter bir disiplindir. 

       Lisans programları elbette ki zaman zaman sadece bir bilim dalının veya disiplinin adını taşımaz yahut o alana hasredilmez. Ancak bu tip durumlarda bazı temel birimler ve disiplinler, öğretim programlarının vazgeçilmez unsurudur. İşletme bir bilim olmayabilir belki, ama işletme lisans programında sosyoloji, iktisat, psikoloji, istatistik gibi temel bilim ve disiplinlerle ilgili dersler bulunur. 

       Hukuk bizatihi kendisi bir bilim veya hümaniter disiplin değildir. Üstelik hukuk lisans programlarında herhangi bir bilim veya hümaniter disiplinle ilgili ders neredeyse yoktur. Hukukçuların çok da ilgi göstermediği iktisat, bunun belki tek istisnasıdır. 

       Hukuk öğretimi kendi içine öylesine kapanmıştır ve kendisini öylesine kutsamıştır ki, temel bilim veya disiplinlerle ilişki ancak 'hukuk' üzerinden kurulabilmektedir. Sözgelimi tarih mi anlatılmalı? Başka tarih olmaz; tarih metodolojisi olmaz; tarihin anlamı olmaz. Olsa olsa hukuk tarihi olur. Temel felsefi kavramlardan ve muhakeme metodundan bihaber hukuk öğrencisi, 'hukuk felsefesi' öğrenir. Sosyoloji, hukuk sosyolojisi olarak, psikoloji, adli psikoloji olarak görülür. Bu arada, hukuk felsefeciler, sosyologları felsefe, sosyoloji değil hukuk lisans derecesine sahiptirler. Adalet psikolojisi hukuk felsefecileri veya ceza hukukçuları tarafından anlatılır. Siyaset bilimi ve felsefesi içim 'Genel Kamu Hukuku' okumak gerekir. 

       Hukukçular sadece hukukçudur. 
               
       İnsanlar uğraşır; tarih, antropoloji veya psikoloji bilmez.

       Toplumsal sorunların tam da içindedir; sosyolojiden ve sosyal psikolojiden bihaberdir. 
               
       'Yorum' gibi ağır bir yükün altına girmiştir; dil bilgisi, dilbilim, mantık, edebiyat bilmez.
    
       Hukuki muhakeme bir tür pratik yani ahlâki muhakemedir. Hukukçunun ahlâk felsefesi bilmesi hiç düşünülmemiştir.

       Ama ilginçtir: On yıl avukatlık, yargıçlık yapan hukukçular kendilerini insan sarrafı, toplumun bilgisine  vakıf, toplumsal sorunları en iyi çözebilecek kişiler olarak görürler. On beş yıl üniversitede vakit geçiren akademisyen, başkaca hiçbir eğitim almadığı hâlde kendini 'hoca' görmeye başlar. Öğretim üyeliğinin 'bakmakla öğrenilen' bir iş olduğu zannıyla, usta-çırak ilişkisini kutsallaştırır. 

       Mahkeme kararlarını eleştirirken, Meclisteki hukukçu milletvekillerini takip ederken, televizyonlarda boy gösteren hukukçu akademisyenleri, avukatları dinlerken hayret etmemizin, başka bir dünyada yaşıyorlarmış gibi hissetmemizin, soluduğumuz havayı kurutup bizleri nefes alamaz hale getirmelerinin nedeni, yitirilmiş bilim/ilim/hakikat/hikmettir. Bu durum dün de böyleydi bugün de. 

       Hukuk fakültelerinin sayısı, öğretim elemanlarının yaşı bu sorunlu paradigmanın yanında tâli sorunlardır. 
                       

1 yorum:

  1. çok güzel bir tespit fazla yoruma gerek yok

    YanıtlaSil