1 Haziran 2015 Pazartesi

Kabataş Olayında Çin Krizi: Kadının Beyanı Esastır İlkesi - Zeynep Koçak Yılmaz - Eda Aslı Şeran





KABATAŞ OLAYINDA ÇİN KRİZİ: KADININ BEYANI ESASTIR İLKESİ*



Zeynep Koçak Yılmaz, Eda Aslı Şeran 


Gezi Direnişi sırasında Zehra Develioğlu’na yapıldığı söylenen saldırının yalan olabileceğiyle ilgili bir takım kanıtların[1] ortaya çıkması, “Kadının beyanı esastır” ilkesini kamusal tartışmaya açtı. Balçiçek Pamir, bu ilkeye dayanarak hareket ettiğini söylerken[2] Zehra Develioğlu'nun avukatı soruşturmanın devam ettiğine dikkat çekti.[3] Develioğlu ise "bunu kimseye ispat etmek durumda değilim" diyerek olay konusundaki son gelişmelerin kendini daha çok yıprattığını ifade etti.[4] Bütün bu gelişmeler, olayın yalan bir haber olduğuna bir çırpıda inanıveren ve kendisini kadının beyanını esas almak suretiyle kandırılmış, yanıltılmış, gururuyla oynanmış hisseden bir grup tarafındansa, yalan söylenmişliğin acısını çıkartmak için neredeyse ilkeyi çöpe atmaya iten bir karşı reflekse dönüştü.

İyi de oldu! Zehra Develioğlu’nun başına gelenler doğru mu yanlış mı hikâyesini bir kenara bırakalım şimdilik. İyi olan, şimdiye kadar tartışılma, üzerinde konuşulma sırasını bekleyen “Kadının beyanı esastır” ilkesinin uygulanmasıyla ilgili bir hassasiyetin ve bazı önemli soruların yavaş yavaş kendisini göstermeye başlaması. Bu, birazcık da olsa iyi bir haber. En azından konuşuluyor, en azından görünür!

Tartışma kamplarından biri, hepimizin beklediği gibi, yalan suçlamadan, iftiradan korkan erkek söylem. Bu tarafta kadınların, hatta feministlerin bile yer aldığını gördük: “Evet feminizmi yanlış yaptık. Şimdi artık bu yanlışımızı kabullenip günah çıkarma zamanı. İktidarla mücadele edebilmek için başka yollar bulmalıyız.” Zehra olayında ilkenin “çalışmamış” olması, hatta daha da ileri giderek yanıltmış olma ihtimali, zaten zar zor tutunmaya çalışan, cılız bir sesle soruşturmalarda kendini gösteren bu ilkeye bir darbe daha vurdu. İlkenin işe yaramadığı,siyaseten de, hukuki olarak da ortaya çıkmıştı işte; kadının anlattığı hikâyenin yalan olduğuna inanmak için can atan damar aynı hızla ilkeyi de çöpe atmaya girişti. İlkenin ne menem bir şey olduğu artık kendini yeterince göstermemiş miydi? Onaylamadığımız siyasetin ve iktidarın aleti olabilecek kadar tehlikeliydi bu ilke ve hemen yok edilmeliydi.

İleri sürülen diğer bir kaygı da bu ilkenin birtakım hukuki ilkeleri ihlal edeceği üzerineydi. Bu konuda aklı başında pek bir hukuki açıklama yapılmadı: Tekniğin elverdiği oranda ilkenin uygulanabilirliği pek konuşulmadı. Hukuku burada atlamamak gerekir, kaldı ki “Kadının beyanı esastır” ilkesi her ne kadar toplumsal da olsa, değişikliği daha ivedilikle hissettirecek alan hukuktur. Hak söylemi yerini ancak insan haklarında bulurken, insan haklarının geçerlilik şartı hukukun üstünlüğü ilkesidir. İlkenin hukuki boyutu, beraberinde şu haklı soruları getiriyor: İlke kabul edilecekse, sınırları ne olmalıdır? Bir ilke, nasıl ilke haline gelir? Ve her ilkenin istisnası olurken, kadınlıkla ilgili bu ilkenin istisnaya sahip olma olasılığı neden herkesi bu kadar tedirgin etmekte ve erkekleri tehdit altında hissettirmektedir?

Bir ilkenin doğru ya da yanlışlığını olaylar üzerinden kanıtlamaya çalışırsak, bir değil binlerce olayı gözlemlememiz gerekir. Oysa mesele kadınlığa, özellikle de kadınlığın, nefret edilen siyasetçilerin ekmeğine yağ sürme tehlikesi arz ettiğine inanılan bir kendini koruma stratejisine geldiğinde, gördüğümüz gibi, herkes tırnaklarını çıkarıyor. Feminizmin önümüze serdiği , bu gibi tehlikelere karşı ayık kalmamızı sağlayan o zırhları nasıl kullanacağımızı bilmiyorsak, birdenbire, yukarıda bahsettiğimiz feminist arkadaşlarımız gibi boşluğa düşmemiz kaçınılmaz olur. O boşlukta yüzyıllardır kadınların üstündeki suçluluk duygusuna bir yenisi daha eklenir: Suçluluğu ortadan kaldırmaya da hizmet etmesi gereken feminist teori, aynı suçluluk duygusu ile yıkılır ve sonuçta eril iktidara yine hizmet eder hale gelir.

Bu yazının amaçlarından biri, feminizm ilkelerinin, böyle derin bir suçluluğun üzerine kurulmuş günah çıkarma pratiklerinin nedenini açıkladığını hatırlatmak, feminizmin bu eşitsizliği temelden ortadan kaldırma amacına sahip olduğunu tekrar ortaya koymak. İkincisi ve daha önemlisi ise, bu ilkenin hukuki bir kavram olarak feminizm ile hukuk ilişkisinde nereye oturduğunu göstermek.

Bu yazının amacı feminizmin ortaya koyduğu ilkelerin mutlak iyiliğini savunmak değil. Ha keza birçok feminizm karşıtının suçladığı gibi erkeklere nefret kusmak da değil. Bu yazı, Zehra adlı kadını savunma yazısı da değil. Bu yazı, en basit haliyle, bir ilkenin çarçabuk harcanabilmesinin arkasındaki ataerkili görünür kılma çabasıdır.

Deniz Kandiyoti’nin cümlesiyle başlayalım: “Ataerkilliği, erkeklerin kadınlar üzerindeki egemenliği olarak yani klasik biçimde tanımlıyordum. Şimdiyse ataerkilliği bir yönetim biçimi olarak görüyorum! Yani, kadın-erkek meselelerini aşan ve toplumdaki daha geniş düzenlemeleri etkileyen bir oluşum.”5] Dolayısıyla eğer demokrasiden, hukukun üstünlüğünden ve herkese eşit mesafede durduğu iddiasındaki hukukun ilkelerinden bahsedeceksek, bunları her seferinde “ataerkillik filtresinden geçirerek” konuşmaktan başka çaremiz yoktur.

Bu olayın gerçekliğinin artık belki de önemi kalmadığı bir aşamadayız. Çünkü her iki durumda da kadınlıkla ve kadın bedeniyle ilgili her türlü erkeksi söylemin bu kadın özelinde kadınlığa saldırısına şahit olacağız. İlk durumda, yani yalan söylemediği ortaya çıkarsa kadın, bütün bu eril sistemin kendisine uygun gördüğü şekilde başına gelen olayı tekrar tekrar anlatmak durumunda kalacak ve sürekli yeniden mağdurlaştırılacak. Tabii ki bu sırada siyasetin kendinde, üzerinde hesapsızca harcama yapma hakkını bulduğu bir beden olarak kalmaya hep mahkûm. İkinci durumda, yani yalan söylemişse bu sefer de “kadının beyanı esastır” ilkesi çöpe atılacak, eril söylemin en kolay başvuru yollarından biri kendini tekrarlayacak ve sonuçta kadın oluşu ve eyleyişi bir darbe daha alacak. Burada çok önemli bir iki uçluluk karşımıza çıkıyor. Bu kadının bedenini kullanan siyasete karşılık kadınlığı çöpe atmaya soyunan karşı siyaset. Her iki siyaset de eril ve her ikisi de kadın bedenini ve varoluşunu hunharca harcayabiliyor.

Kadını harcayan söylem bir tek bunlarla sınırlı kalmıyor hatta. Nazan Üstündağ, Kürt mücadelesine katılan kadınların “bedenlerini herkesten alıp kendisinin kıldığını” söyleyerek, kadın bedenini bir başka siyasetin ortasına atıyor.[6] Bedenini kendisinin kılan kadınlar ancak bedenlerini “büyük bir mücadelede harcamaya da aynı kararlılıkla ve iradeyle hazır, samimiyeti hevallikte, yoldaşlıkta, kız kardeşlikte bulmuş” olanlarla sınırlı kalıyor ona göre. Kadının varlığı sadece başka bir siyasete alet etmekle, kurtuluşu o siyasete özgülemekle kalmıyor, neredeyse bu “yeniden bedenlenmeyi” bir cinsiyet kutuplaşmasının kutsallaştırması üzerine örüyor Üstündağ. Ona göre kadın, ancak mevcut eril siyasetin sınırdışına, devletin, muhtarın müdahale alanına fiziksel olarak girmeyen yerlere gitmekle bedenini kazanmaktadır. Kürt mücadelesinin böyle bir sınırdışılık özelliği olduğunu ileri sürmek ise, ancak mevcut siyaset karşısındaki başka bir siyaseti yüceltme çabasıdır. Kadınlık, Türklerde böyle, Kürtlerde daha iyi şeklinde yine yüzyılların çatışmalarına, eril söylem etrafında örülen etnik gerginliklere atfedilecek kadar kolay ve araçsallaştırılacak kadar ucuz bir konuymuşçasına harcanıyor. Adeta bir siyasi travestizm[7 örneğiyle karşı karşıya kalıyoruz bu yazıda: Yine eril bir özgürlük mücadelesinin tüm puanları toplayabilmek adına kadınlara (üstelik bir kadının ağzından) kendi bedenlerini bahşettiği bir alan...

Dolayısıyla AKP de, Kemalizm de, muhalefet de, Gezicilerin bir kısmı da, kadını ne pahasına olursa olsun mağdur etme noktasında birleşiyorlar: Birbirlerine hep kendi kadınları[8] üzerinden saldıran siyasetler, bunu sadece bir araç olarak görüyor ve kullanıyor. Kendilerinin olmayan kadınların bir önemi yoktur, olamaz. Çıplak bacakları tecavüzü meşrulaştıran kadınların karşısında türbanlı diye saldırılan kadınlar. Diğer yandan aslında böyle bir yalanın söylenmiş olma ihtimaline, konuya tarihsel olarak baktığımızda çok da şaşıracak bir şey yok. Ataerki kendini en çok kadınlar üzerinden üretmiş ve geliştirmiştir, hatta varlığının devamlılığını ve sürekliliğini hareket halindeki, kamusal alana sahip olma iddiasındaki aktör erkeklerden çok daha durağan ve aileyi simgeleyen kadına borçludur.[9] Böyle bir yalan, “ailenin bir tüketim birimi”nin yanında bir siyaset aracı haline getirilmesine, “kadınlık ve anneliğin eşitlenerek, kadınların tüm siyasi ve toplumsal varlıklarının aileyi “koruma” adı altında disipline tabi tutulmasına…”[10] bir örnek teşkil edecektir. Gerçekten de “Söylenecek çok şey var…”

Gezi Sürecinde ve Her Zamanki Taciz ve Saldırılar

Şimdilik bu olayın bir yalan olduğunu farz edelim. Bir yalan ise eğer, bu kadar inandırıcı olmasının ve hatta her gün gözlerimizin içine baka baka farklı konularda yalan söyleyen Başbakan’ın en çok bu konudaki yalanına alınmanın altında ne olabilir? Bu, belki de görmeyi sürekli reddettiğimiz, artan kadın ölümlerine, her gün her birimizin başına az ya da çok gelen tacizlere, aşağılamalara rağmen yeterince haykıramadığımız bir gerçek: Bu yalan, çok inandırıcı bir yalandır. Gezi sürecinde de, şimdi de, biraz önce de, on dakika sonra da kadınlar bu ülkede sürekli tacize uğramaktadır. Bu yalanın -tekrarlayalım, eğer yalansa- ortaya çıktığı zamana dönelim.

Gezi sürecinde birtakım kimseler çıkıp “Gezi’de kadınlar taciz edilmedi” gibi gerçeklikle bağdaşmayan bir takım şeyler ileri sürdü. İşte, kadın bedeninin siyasete alet edilmesinin, bedenlerimizin bozuk para gibi harcanıvermesinin bir örneği daha. Bunu yapanların kadın olup olmadığı fark etmez. Feministlerin sürekli yaptığı açıklama, Gezi’de taciz olmadığı yönünde değildi, “Gezi’de tacizin yeri yok!” deniyordu. Kemalistinden ateistine, AKP’lisinden dindarına, sosyalistinden liberaline, entelektüelinden eğitimsizine, aile babasından çapkınına herkes her ortamda kadınlara tacizin faili olabiliyor. Taciz, tecavüz ve kadına karşı şiddet toplumun yapısına o kadar içkin ki, erkekler arasındaki bir iç sınıflandırmaya da uymadan elini kolunu sallayarak herkesin evine girip çıkabilir halde. Belki de toplumsal yapıya içkin olan taciz, tecavüz ve şiddet değil, bunların kadına karşı kullanılabilmesini meşrulaştıran düşünce yapısı, en eğitimli annenin, kadınların ne olursa olsun ikincil varlıklar olarak konumlandırılabileceğini söyleyen o incecik sevgi dolu sesi. En güçlü kadının bile erkeklerce korunmadığında güçsüz, savunmasız ve saldırıya açık kaldığını ifade ettiği hafif tehditkâr, hafif korumacı uyarılarında saklı. Sorun cinsiyetten bağımsız, salt bedenlerin mücadelesine indirgenemeyecek kadar cinsiyet odaklı. Sorun, Amazonlar mitinde doğa ile özdeşleşen kadının, erkeğe verilen savaşma görevini üstlenerek aslında bir nevi özgürlüğünü kazandığı noktada nasıl da canavarlaştığının anlatılması. Sorun kadının sıvıları şeytan ilan edilirken, erkeğinkilerin kutsanması. Belki de gerçekten sorun, kadının doğurarak erkeğin olmadığı ve olamayacağı şeye yaklaşabilmesi.

Konuyu daha fazla dağıtmadan, Gezi’ye dönelim. Gezi sürecinde tecavüze, cinsiyetçi küfre karşı eylem yapıldığında, Zehra olayı eylem çağrısı görevi görmüştü. Bu süreçte kadınlar, hem AKP hükümetinin politikalarına, hem ataerkil sistemin yerleşik zihniyetine karşı biraradaydı. Slogan, eylemlere katılanların aşina olduğu bir slogandı: Gelsin baba, gelsin koca, gelsin devlet, gelsin cop, inadına isyan, inadına isyan, inadına özgürlük! Gezi Direnişi’nin ürettiği ise: “Küfürle değil, inatla diren” oldu!

Zehra olayının gerçekliğinin daha o dakikada önemi kalmamıştı. Çünkü taciz, tecavüz, cinsiyetçilik her yerdeydi, her yerde. Gezi’nin farkı, kadın eylemlerinin Gezi sürecinin tacizden arındırılması konusunda farkındalığı arttırması, eylemler sonrasında direnişçi erkeklerin bu konuda daha hassas davranmaları ve kadınların siyaseten beklentilerinde kısmen de olsa olumlu bir dönüş yaşanmasıydı. Yani Gezi Direnişi bakımından Zehra Olayı’nın cinsiyetler arası kutuplaşmadan çok, dayanışmayı arttırdığı söylenebilir.

Kadınların, güçlenen kadın hareketleri ve feminizmle birlikte kamusal alanda daha çok kendilerini ifade ediyor olmaları artık tacizin[11] de daha çok dile getirilebiliyor olmasını sağlıyor. İstisnai bir durum olmayan, çeşitli derecelerde her grupta ve alanda yaşanabilen, maruz kalan kişide en hafif şekliyle rahatsızlık veren olaylar bunlar. Alev Özkazanç’ın deyimiyle tacizin “asıl nedeni de kadın ile erkek arasındaki güç asimetrisinin erkeklerde yol açtığı ego yapısı ve bedensel sınır algısı.”[12] Yani “ben” nerede biter ve bir başkası nerede başlar? Buna dair kavrayışın eksik olduğu durumda taciz her iki cinsiyet açısından da kaçınılmazdır. Buna dair elbette psikoloji ve psikiyatri uzmanlarının daha çok açıklamaları vardır. Bunu onlara bırakalım.

Taciz konusunda kadın ve erkek arasındaki toplumsal güç asimetrisini dengeleyebilmek adına “kadının beyanı esastır” ilkesi Kabataş Olayı’nda da gündeme gelmiştir. Ancak daha önce tüzüğünde yer almasına rağmen KESK’teki taciz iddialarında[13]hukuki sürecin sağlıklı bir şekilde işletilememesi gibi bugün de Kabataş Olay’ında bu ilkenin ne anlama geldiğinde bir uzlaşı olmadığı aşikâr.

Kadının Beyanı Esastır İlkesi

O zaman şimdi buradan asık suratlı hukuka bir geçiş yapalım! Her ne kadar suç ve ceza ilkeleri ile bu konuların tartışılması özgürlüklerden uzaklaşılacağı kaygısı uyandırıyorsa da, bu çabanın ilkeyi tartışmaya açmak ve bu tartışmayı sürdürmek adına bir çaba olduğunu hatırlatmak isteriz.Her ne kadar, ne zaman bu tartışma açılsa erkekler kendilerini tehdit altında hissediyorsa da daha çok özgürlük için daha çok kavrayışa ihtiyaç var. Bu nedenle şimdi yapacağımız yalnızca hukuki bir değerlendirme olup, konunun kamusal ve elbette özel alanlarda bir değerlendirme süzgecinden geçirilmesine bir “esas” sunmak niyetimiz.

Günümüzde hakkında uzlaşıya varılmış kabul edilen birçok hakkın uzun erimli mücadeleler sonucunda elde edildiğini biliyoruz. “Masumiyet karinesi”, “şüpheden sanık yararlanır ilkesi”, “hukuki mücadele araçlarının eşitliği ilkesi”[14, “muhakemesiz ceza olmaz ilkesi”, “hukuka aykırı şekilde delil toplama yasağı” yüzyıllar boyu ceza adaletinin geçirdiği birey özgürlüğüne dönük evrimin bir parçası. Bugün bu ilkeler ceza adaletinin omurgasını oluşturmakta ve olmazsa olmazı olarak kabul görmekte.

“Kadının beyanı esastır” ceza muhakemesinde yerleşik bir ilke olarak kabul görmesi beklenen bir ilke. Temel amacı kadına yönelik şiddet suçlarının soruşturulma ve/veya kovuşturulabilmesi açısından kadın beyanının yeterli olduğunu hatırlatmak. Bunun yanında soruşturma ve kavuşturmanın her aşamasında kadının kendini en iyi şekilde ifade edeceği imkânları yaratabilmek, kadın olmasından ötürü karşılaşabileceği dezavantajları ortadan kaldırmaktır. Herhangi bir iddia gündeme geldiğinde ciddiye alınması beklenen ilk olarak kadının duyduğu rahatsızlıktır, rahatsızlığa neden olan davranış değil.[15]

Ataerkil sistemde kadınların sistemli olarak ikincilleştirildiği, güçsüzleştirildiği ve özerklik imkânlarının gasp yoluyla ellerinden alındığı fiili bir gerçektir.Bu bakımdan kadınların çoğu ekonomik durum, sosyal statü, genel ahlak ve din gibi etmenler nedeniyle bağımlı bir varoluş içerisindedir. Feminist teori bu konuda birbirini bütünleyen iki yaklaşım sunmaktadır. İlki kadının ezilmesinin aracı olan ataerkil sistemi ve tüm kurumlarını deşifre etmek ve toplumsal cinsiyet eşitliği ve özgürlük bağlamında dönüştürmektir. İkincisi ise sistemli olarak güçsüzleştirilen kadının güçlenme araçlarını geliştirmek ve üretmektir.[16] Bu ilke çerçevesinde kadının -birey olarak güçlü olsun olmasın- “toplumsal” anlamda daha dezavantajlı olduğu kabul edilerek -en azından mevcut patriarkal kapitalist ve muhafazakâr toplum düzeninde- hukuki mücadele araçlarının eşitliği ilkesi gereği ona kendini koruyabileceği ve savunabileceği bir imkân yaratmak istenmektedir. Bu, aynı zamanda kadınların birey olarak güçlü statüye sahip de olsalar toplumsal olarak ataerkil sistemden farklı derecelerde olumsuz etkilendikleri gerçeğine işaret eder. Bugün birçok kadın, etkili bir ceza adaleti olmadığına dönük kaygılarından, yargılama süreçlerinden daha çok travmatize olacaklarını düşündüklerinden hak arama hürriyetlerini kullanmaktan çekinmektedir. Özetle, feminist teorinin yaklaşımlarını destekleyen kadının beyanı esastır ilkesi, mevcut ezme-ezilme pratiğini dikkate alarak kadınların hak arama hürriyetlerini kullanmalarını teşvik etmeye yönelik bir ilkedir.

Beyan,şikâyete bağlı suçların tümünde esastır. Ceza muhakemesinde temel olan re’sen araştırma ilkesi iken bazı suçlar bakımından şikâyet öngörülmüştür. Bu suçlar arasında vücut dokunulmazlığı, özel hayatın gizliliğinin ihlali, mala zarar verme, güveni kötüye kullanma sayılabilir. Şikâyet savcılığa yapılabildiği gibi karakola da yapılabilir. Ancak karakolun kadınlar için pek güvenli bir yer olmadığına şahidiz. Genellikle kadınların şikâyete gittiklerinde suçlu konumuna düşürüldüğü ve hak arama yerine uzlaşmaya teşvik edildiğini biliyoruz. Uzlaşma bir çözüm yöntemidir ancak mağdurun uzlaşmak zorunda kalacağı koşullar altında değil! Şikâyetinde kararlı bir kadın, uzlaştırma girişimlerini aşıp, yargısal yola devam etmek istediğinde ise “yeterli şüphe” konusu gündeme geliyor.Çoğunluğu erkelerden oluşan yargı ve kolluk sisteminde savcı nazarında yeterli şüpheyi yaratmak da ayrı bir engel.

Örneğin kocası tarafından tecavüz edilmiş bir kadın hayal edelim: Ne kadar sıklıkla oluyor bu farkında mısınız? Polise gidiyor. Durumu anlatıyor, polis diyor ki “koca karıya tecavüz mü edermiş, olmaz öyle şey, aynı evde yaşıyorsunuz zaten kadın, ne tecavüzü, aklını başına devşir!” Tutanak tutulmuyor, kadın eve yollanıyor. Fakat kadın kararlı. Savcılığa gidip şikâyet edecek. Hazırlıyor şikâyet dilekçesini sunuyor. Evine dönüyor. Savcı eline almış, bakıyor ve “karı koca arasında tecavüz mü olurmuş? Yeterli şüphe yok, zaten böyle bir şey mümkün değil” diyor ve takipsizlik veriyor. Şimdi bu savcıya sormak gerekir: Yeterli şüpheyi neye dayanarak görmedin? Hukuki olarak mı yeterli şüphe yok, delil mi yok? Hayır bunlar değil tabii ki. Burada yeterli şüphe, savcının yeterli şüphesidir. Savcı, bir kocanın aynı evin içinde yaşayan kadına tecavüz etmesinin suç teşkil edebilme ihtimalini baştan kabul etmemektedir. Dolayısıyla burada hukuktan, siyasetten değil, tam olarak bir erkeğin, bir kadının uğradığı mağduriyeti kavrayışıyla ilgili bir sorun olduğu görülmeli. Erkek savcı burada hukuki bir süreci ya da hukuki verileri işleme koymaz, onun yerine taşıdığı bin yıllık erkek algısını, kadının muhtemel hukuki sürecine yansıtır. Kadını engeller. Bu anlamda kadının beyanının yargı mensupları bakımından kovuşturmayı başlatmak adına yeterli şüphe olarak görülmesi gerekir. İlke bu anlamıyla da değerlendirilmelidir.

Mevcut sistemin hukuki uygulama sorunlarının önüne geçebilmek ve sistemli olarak güçsüzleştirilip itibarsızlaştırılan kadınların kendi haklarını savunabilmeleri konusunda onları güçlendirebilmek adına böyle bir ilkenin yerleşmesine ihtiyaç var. Genel olarak kadınların şiddetin herhangi bir türünden zarar gördüklerinde bunu bildirmekten geri durdukları görülmekteydi. Taciz ve tecavüz olaylarında, şikâyet ve beyanlarının dikkate alınmaması, bu olaylarda zarar görenin hukuki, idari ve sosyal olarak daha çok yıpratılması, erkekliğin verdiği imkânlarla failin kollanması, kayırılması hukukun kadınlar aleyhine işlediği gerçeği ile bizleri baş başa bıraktı. Bu nedenle kadını özerk bir birey olarak korumak için bu ilke gündemde. İlkenin yalnızca ceza yargılamasında değil, kadınların mesleklerini ve eğitimlerini sürdürdükleri yerlerde, sosyal ve politik yaşama katıldıkları alanlarda varoluş koşullarının güvenli ve sağlıklı ilerleyebilmesi için de gereklidir. Biliyoruz ki güvenlik, kadınlar için çok önemli bir mesele. Hatta kadınların, Kandiyoti’nin deyimiyle, ataerkil pazarlığının temeli güvenlik üzerine kurulu.17] Bu pazarlığın bozulabilmesi ve bazı kadınların ataerkil sistemin işbirlikçisi konumundan çıkabilmesiiçin yaşamın ekonomik, sosyal, siyasal, özel her alanının güvenli ve özgür alanlara dönüştürülmesi gerekiyor. Bu konuda başta kadın mücadelesi ve özgürlükçü her çaba değerli. Ancak bu gereklilik paternalizm, ahlakçılık, muhafazakârlık, kontrolsüz denetim ve gözetim gibi tuzaklarla beraber başka bir yazının konusu.

İlkeye Dair Eleştirilere Bazı Yanıtlar

Bugün bu konuyla ilgili kimi tartışmalarda, ilkenin, diğer iki ana hukuk ilkesini ihlal ettiği öne sürülüyor: Birincisi masumiyet karinesi, ikincisi de ispat yükünün yer değiştirmesi. Oysaki kadının beyanı esastır ilkesi ceza muhakemesi ilkelerinin hiçbiri ile çelişmemektedir.

İlk önce masumiyet karinesini ele alalım. Masumiyet karinesi kişinin suçu yargısal bir hüküm ile sabit oluncaya kadar masum sayılması, iddia edilen suçu işlemediğinin kabul edilmesidir. Bu ilkenin, kadının beyanı esastır ilkesi ile çeliştiğini iddia edenler kadının beyanının tek başına bir hüküm oluşturduğu yanılsamasına kapılmaktadır. Burada kafa karıştırıcı olan “esas”ın ne anlama geldiği midir? Esas, burada başlangıç anlamına gelir. Eğer bu ilke, bu anlamı ile masumiyet karinesini ihlal ediyorsa bütün soruşturma ve kovuşturmaların ihlal ettiği söylenmelidir. Çünkü ceza yargılaması ve bunun disipliner türleri her zaman bir suç isnadı barındırır. Etkin soruşturma yükümlülüğündeki yargılama heyeti masumiyet karinesinin ihlal edilmemesi konusundaki gerekli önlemi almak zorundadır. Bu hem mağduru, hem sanığı korumak adına soruşturmanın ve kovuşturmanın gizli yürütülmesi şeklinde olabilir. Bunun yanında sanığın yalnızca yargılama makamları önünde değil bütün resmi makamlar nezdinde masumiyet karinesinden yararlanması sağlanmalıdır.

Kerem Altıparmak’ın uzmanlığına dayanarak Kabataş Olayı ile ilgili yazdığı yazıda savunduklarına bir bakmakta fayda var.[182] Yazının başlarında bunun kadınlar tarafından kötüye kullanılabileceğine ek olarak, yazının ortasında şöyle bir cümle eklemiş:

“Beyan esas alınarak yıllarca tutuklu kalmış, hukuksal yardım almak için maddi imkânlara sahip de olmayan bir erkek, kendisi de tutuklu olduğu yerde işlediği suç nedeniyle tecavüze uğrasa ve 4 yıl tutukluluk sonrası masum olduğu ortaya çıksa kendisine 'kusura bakma, ilkenin kurbanı' oldun mu diyeceğiz?”

Üstüne bir de, hukukun üstünlüğü ilkesine değinerek, Türkiye’de uygulama açısından sıkıntılar yaşanılan bu ilkeye bir darbenin de bu çelişkili sonuçlara yol açabilecek “kadının beyanı esastır” ilkesinden vurulmasını yanlış bulduğunu açıklamış. Öncelikle yukarıda açıkça anlattığımız gibi, beyanın esas alınması örneğin hakaret eden kişiye doğrudan, yargılamasız bir infaz yapılacağı anlamına gelmemektedir. Hukukçunun burada asıl yakındığı, hukukun kadın lehine siyasallaştırılarak hukukun üstünlüğü uygulamasından uzaklaştırılması. Fakat Dworkin’in ideal yargıcı (bu durumda savcısı), Altıparmak’ın yazının devamında kabul ettiği gibi, pek de gerçekçi bir yaklaşım değildir. Hukukun üstünlüğünün anlam kazandığı hukuki pozitivizm dahilinde, bu ilkenin uygulanabilmesinin en temel şartlarından biri de bir grundnorma sahip olmasıdır. Bu grundnorm, çoğu olayda kaynağını eril bir toplumsal yapıyla aynı yerden alır. Eril söylemi koruyan bir değerler havuzunun üzerine kurulmuş da denilebilir. Savcının koruduğu şey, hukukun ruhu ve ona hizmet etmek amacıyla yorumladığı lafzı üzerinden, grundnormun kendisidir aslında: Dolayısıyla hukuku da, üstünlüğü de bu eril yapıya hizmet edecektir. Kadın karşısında yine, masumiyet karinesinin ihlali adı altında bir eril grundnormu bulur. Yüzyıllardır erkek lehine siyasallaşmasına izin verilen hukuk, mevzu kadına geldiğinde karşımıza pek de inandırıcı olmayan bir ihlaller silsilesini koyar. Hukukun zaten siyasi bir kararlar toplamı olduğunu bu noktada unutmamak gerekir. Siyasallaşma ve bu nedenle herkese eşit işlememe korkusu, daha yüzeysel bir hukuki eleştiri olarak karşımıza çıkar. Lakin dezavantajlı grupların eşitsizliklerini gidermek açısından birçok alanda ve birçok hukuk sisteminde bu gruplar lehine yüzeysel olarak bakıldığında “eşitsizlik” yarattığı söylenebilecek çelişkili uygulamalar yer alır. Bunların gerçekten çelişki olduğunu söylemek çok zordur, bu konuda ısrar etmek ise dezavantajlı grubun zararını gidermemekte ayak diretmekten öteye gitmez. Hukukun üstünlüğünü bir amaç değil, bir araç olarak görmeli ve grundnormumuzudaki eşitsizlikleri gidermek amacıyla kullanabilmeliyiz.

Diğer bir karşı görüşün konusu olan ispat yükünün yer değiştirmesi, masumiyet karinesine kıyasla biraz daha çetrefilli bir konudur. İspat yükü, iddia edilen hukuk ihlalinin hukuki delillerle iddia eden tarafından kanıtlanmasıdır. Fakat ispat yükü, bazı durumlarda tersine çevrilebilmektedir. Özellikle taraflardan birinin ekonomik olarak karşı tarafa bağımlı olduğu (iş akdi, kira akdi vb.) durumlarda bu ispat yükünün tersine çevrildiği görülmektedir. Bunun nedeni, mevcut dezavantajı, hukuki savunma araçlarında eşitlik yönünde güçlendirmektir. Bu durumun kadının mevcut sosyal statüsü göz önüne alınarak da yürütülmesi kadının beyanı esastır ilkesinin vurgulamak istediği konudur. Bu bakımdan kadına yönelik şiddet ve özellikle taciz ve türevleri bakımından, ispat yükünün yer değiştirmesi ve aksine ispat gündeme gelmelidir.

İlkeye gelen eleştirilerde kadının beyanının doğrudan kabul edileceği yönünde bir önyargı vardır ancak önemle belirtmek gerekir ki ceza muhakemesinde yargılama maddi gerçeği bulmakla yükümlüdür. Bu anlamda sanık lehine ya da aleyhine hukuka aykırı olmayan her türlü delil hakim tarafından incelenmelidir. Kadının beyanı bir karine midir? Son yıllarda şiddet olaylarında (işkence, tecavüz, taciz vb.) psikolojik bulgular da delil kabul edilmektedir. Kadınların beyanının uzman kişiler tarafından dinlenildiğini ve bilimsel raporlarla desteklendiğini unutmamak gerekir. Şunu da önemle belirtmek gerekir ki, kişinin bir suça maruz kalmasından ötürü psikolojisinin bozulması, suçların varlık nedeni değil suçun nitelikli halidir.19] Bu noktada delilin bilimsel niteliği yargılama esnasında değerlendirilmeye alınmakta ve suçun ağırlaştırılmış halini yaratıp yaratmadığı araştırılmaktadır. Alev Özkazanç, Hüseyin Üzmez olayında şöyle bir tespitte bulunmuştur: “Suç ve suçun birey üzerindeki (psikolojik) etkileri, mağdur ne kadar sistematik bir tahakküm ilişkisine çekilmişse, yani tahakküm ve istismar ne kadar ’normal’ bir toplumsallık olarak işliyorsa o kadar azalıyor gibi görünmektedir.”[20] Yani kişi suçtan psikolojik zarar görmeyebilir ancak bu suçun varlığını ortadan kaldırmaz. Sonuç olarak, iddianın doğrudan kabul edilmesi söz konusu değildir, beyan diğer delillerle de desteklenirse kabul görür ve psikolojik etkilerin yoğunluğu suçun nitelikli hali için gereklidir.

Kadının beyanı gerçeklik açısından bir karine midir sorusuna dönecek olursak kadının beyanı bir karine olarak kabul edildiğinde bile aksini ispat mümkündür. Delil, bulgu ve belirtilerle desteklenemeyen iddialar “şüpheden sanık yararlanır ilkesi” gereği özgürlükler lehine yorumlanacaktır ve sanık olası bir yanlış hükümden korunacaktır. Ancak burada sözlü şiddet, sözlü tehdit, taciz ve tecavüz konularının yazılı delil ve tanık beyanları ile kanıtlanmasının zorluğu hatırlatılmalıdır. Çoğu durumda failin bu tür suçları mağdurun en savunmasız halinde, fiilen kimseden yardım alamayacak durumda işlediği bilinmektedir. Söz konusu çaresizlik sosyal, sınıfsal, etnik, siyasi, dini karmaşık tahakküm ilişkileri nedeniyle oluşan bir çaresizlik olabilir. Bu tür durumlarda kadının beyanı ve iddiası özenle incelenmelidir. Unutmamak gerekir ki, kadına yönelik şiddet konularında çoğu zaman çok aşikâr ihlallerde bile eril adalet sisteminin cezalandırmadan kaçındığı, erkekleri kayırdığı bilinmektedir. Yine de, kadınların önce yaşadıkları şiddeti dile getirebilmeleri, ardındansa bu şiddetin etkin soruşturulabilmesi için bu ilkeye ihtiyaç vardır.

İlkeye Dair Eleştirilere Dönük Birkaç Yorum

İlkeye karşı bütün önyargılar aslında muhakeme sürecine yöneliktir. Ceza adaletinin sağlanmayacağına dönük kaygıları barındırır. Bu ilke tartışılırken en çok verilen örnek erkeklerin iftiraya uğrayacağı ihtimalidir. Bu bir ihtimaldir, ceza muhakemesinin diğer ilkelerinin kötüye kullanılması ihtimali ne kadarsa bu ihtimal de o kadardır. Hele ki Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde adil yargılanma hakkını en çok ihlal eden ülkelerden biri olduğu düşünüldüğünde, evet temel ilkelerin ihlal edilmesi her konu için olasıdır. Namus, töre, iffet gibi kavramların baskın olduğu bir ülkede özellikle taciz ve tecavüz vakalarının kadınların erkeklere iftirası şeklinde dile gelmesi imkânsız değilse bile çok zordur. Bu tür bir baskının olmadığını düşündüğümüzde bile kadınlar erkeklere neden iftira atsın? O çok bilindik intikam kurgusu mu?

Dicle Üniversitesi’nde 2010 yılında bir öğretim üyesine karşı tecavüz ve taciz iddiaları gündeme gelmiştir.[21 Bunun üzerine savcılığın hakkında taciz ve tecavüz soruşturması başlattığı iddiaların muhatabı ve aynı zamanda AKP MKYK üyesi öğretim üyesi, soruşturmanın takipsizlikle sonuçlanması sonrasında soruşturmada ifade verenlere karşı iftira davası açmıştır. Konu hakkında gerekli incelemeyi başlatması beklenen üniversite yönetimin ise bu konuda hiçbir şey yapmadığı, söz konusu kişiyi kollayacak şekilde bir tutum takındığı basına yansımıştır. Aynı şekilde 2011 yılında Ankara Üniversitesi’nde de mobbing ve taciz iddialarına sahip bir öğretim üyesinin konuyu yargıya taşıması, şikâyetçi kişinin üniversite yönetiminden baskı görmesine neden olmuştur.[22 Bunun üzerine yürüyen kamusal tartışma ortamı ise Ankara Üniversitesi’nde “Cinsel Tacize ve Cinsel Tacize Karşı Politika Belgesi” oluşturulma sürecini hızlandırmıştır. Eğitim seviyesinin artması taciz ve türevleri konusunda bir önlem gibi düşünülürken, görüldüğü gibi yargısal süreçler ya da bu konuda kamusal tartışma yürütmek eğitim seviyesinin en yüksek olduğu düşünülen yükseköğretim kurumlarında bile çok zordur. İlk olayda açılan iftira davasının ise beraatle sonuçlandığını ancak kesinleşmediğini, takipsizlik kararının ise idari bir karar olup yeni delillerin ve tanıkların ortaya çıkması ile kalkabileceğini hatırlatmak gerekir.

Hukuk güvenliğini, hukuki güvenirliği sağlamak devletin görevidir. Ortada bir iftira varsa, iftira suçu işlenmiş olur. Bu da ayrı bir yargılamanın konusunu oluşturacaktır. Bunun yanında hakimin takdir yetkisini sanık özgürlüğü mü, yoksa fiili toplumsal cinsiyet eşitsizliğini düşünürsek kadın özgürlüğü lehine mi kullanacağına vicdanen karar vermesini beklemek gerçekten bir haksızlık yaratır mı? Yargılama sürecinde hakimin, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinde şiddetin oynadığı kilit rolü göz önünde bulundurması ve hukuk normlarını kadına yönelik ayrımcılığı önlemeye dönük uygulaması beklenir.23] İftira senaryolarının kadınlara dönük nefretin bir ürünü olduğu konusunda kaygılanmakta haksız mıyız? Yüzyılların önyargıları kadınların histerik, deli, dedikoducu, iftiracı, kumpasçı oluşuna karşılık, “uygun koşullar altında her erkek tecavüzcüdür” iddiaları bu senaryolarla geri mi dönüyor? Nasıl ki tecavüzcü erkeklerin varlığı her erkeği tecavüzcü kılmıyorsa, iftira ya da yalan beyan vermiş kadınların varlığı da her kadını iftiracı kılmaz. Her türlü olasılık hayata içkindir. Kadınların ataerkil sistemin özneleri erkekler tarafından sistemli şiddete maruza kaldığı da bir olgudur.

Ancak bu iftira senaryosunun bu kadar çok dillendiriliyor oluşunun işaret ettiği noktaya dikkatli bakmak gerekmektedir. Özellikle erkekler tarafından üretilen bu senaryonun siyaseten ve güç ilişkilerinde bir karşılığı vardır. Ancak bu siyaseten karşılık feminist teorinin yargılanıp itibarsızlaştırılması, hele ki bu ilkenin çöpe atılmasını gerektirmez. Daha önce de belirttiğimiz gibi kadın bedeni ve bunun yanında var oluş çabası eril siyasetin bir aracı haline getirilmiştir. Hukukun siyasal niteliği de göz ardı edilemez. Feminizm hem bir analiz kategorisi hem de aktivizm olarak, eril siyasete kendimizi uyanık tutabilmemizi de amaçlar. Bu anlamda feminist siyaset iftiralarla örülü siyaset biçimini dışlar. Bu senaryonun gerçekleşme ihtimalini de ancak ataerkinin kurumlarında bulmak mümkündür, feminizmde değil!

Bitirirken

Feminist teori sürekli dönüşüm halindedir ve toplumu da sürekli dönüşüm halinde görür. İhtilaflı konuları sahiplenir ve üretken bir eylem alanı olarak kabul eder. Kendine dönük içkin eleştiriden de kaçınmaz.[24] Bütün bu olayları düşündüğümüzde “kadının beyanı esastır” ilkesini daha çok konuşmamız gerektiği ve belki de daha uyanık hareket etmek gerektiğini anladık.

Önümüzde sonuçlanmamış bir soruşturma, düzenbaz bir hükümet, tacizler, yalan söyleme ihtimali olan bir kadın ve ne olduğuna dair uzlaşıya varılamamışsa da kadınlar için hayati önemde bir ilke var. Bu kadar!

*Eda Aslı Şeran, Galatasaray Üniversitesi Genel Kamu Hukuku Araştırma Görevlisi; Zeynep Koçak Yılmaz, Ecoles des hautes études en sciences sociales (EHESS, Paris) Hukuk Doktora Öğrencisi.

*Bu yazının yazılmasında bize güç veren feminist hareketin kolektif bilincine teşekkür ederiz. Çince'de kriz ve fırsat aynı anlamdadır.

Kaynaklar - Notlar

* Yazı daha önce Birikim Dergisi'nde yayınlanmış olup yazarlarından alınan izinle blog'da yayınlanmaktadır.

[1] “Kabataş’ta Saldırıya Uğradığı İddia Edilen Başörtülü Kadının Görüntüleri Yayınlandı”, T24 Bağımsız İnternet Gazetesi, 13.02.2014

[2] “Balçiçek İlter Özür Diledi Ama…”, Evrensel Gazetesi, 15.02.2014

[3] “Zehra Develioğlu’nun Avukatından Açıklama”, Hürriyet Gazetesi, 14.02.2014

[4] “Zehra Develioğlu: Yaşadığım Acı Yetmezmiş Gibi…”, Akşam Gazetesi, 15. 02.2014

[5] Milliyet Haber, Mehveş Evin’in Deniz Kandiyoti’yle söyleşisi, “Ataerkillik artık bir yönetim biçimi!”, 19.10.2013.

[6] Nazan Üstündağ, “Aile ve Toplumsal Değerler”, Özgür Gündem, 29.11.2013,

[7] Cemal Bali Akal, İktidarın Üç Yüzü, “Siyasi İktidarın Cinsiyeti,” s. 247-250.

[8] Ersin Tek, “Kabataş: Bacı, Beyan, Erdoğan”, www.marksist.org sitesinde 14.02.2014 tarihinde yayınlanan makale.

[9] Cemal Bali Akal, İktidarın Üç Yüzü, s. 255 vd.

[10] Nazan Üstündağ’ın aynı yazısından.

[11] Taciz, cinsel taciz, cinsel saldırı, cinsel istismar hem hukuken hem de fiilen birbirinden farklı ancak burada ve sonrasında özel olarak belirtmedikçe mağdurda çeşitli düzeylerde rahatsızlık yaratan davranışlar “taciz” olarak ele alınacak. Bu konuda daha analitik çalışmaların yapılması beklentimizi hatırlatmak isteriz.

[12] Alev Özkazanç, “Cinsel Taciz, Siyaset ve Taciz Siyaseti”, Cinsellik, Şiddet ve Hukuk içinde, 1. baskı, Ankara: Dipnot, 2013, s.187.

[13] Ayrıntılar için bkz. Kadınlar Cinsel Şiddete Karşı Taraf!, BİA Haber Merkezi, 07.12.2010; Burçin Belge: "Panuş: KESK'te Tacizin Üzeri Genel Kurulda da Örtüldü", BİA Haber Merkezi, 10.01.2011; Özkazanç, s. 190

[14] Söz konusu ilke “silahların eşitliği olarak” yerleşik bir kullanıma sahip olmakla birlikte bu ifadeyi biz böyle kullanmayı tercih ediyoruz.

[15] Özkazanç, 190.

[16] Jane Gallop, Cinsel Tacizle Suçlanan Feminist, Çev. Alev Özkazanç, 1. Baskı, Ankara: Dipnot, 2013, s. 78-79.

[17] Deniz Kandiyoti, Cariyeler, Bacılar, Yurttaşlar, 3. Baskı, İstanbul: Metis, 2011, s. 139.

[18] Kerem Altıparmak, “Kabataş Olayı Neden Bir ‘Kadının Beyanı Esastır’ Uygulaması Değildir”, Bianet, 17.02.2014.

[19] Türkiye’de hukukun siyasallaşması konusunda adli tıp kurumunun oynadığı role dikkat çeken bir yazı olarak ve tartışmalı bir psikolojik rapor örneği için lütfen bakınız: Alev Özkazanç, “Hukuk, Siyaset ve Toplum Üçgeninde Cinsel Suçlar: Hüseyin Üzmez Olayı”, Cinsellik, Şiddet ve Hukuk içinde, 1. baskı, Ankara: Dipnot, 2013.145-166.

[20] Özkazanç, s. 162.

[21] Canan Altıntaş- Serdar Sunar, “Tecavüz İddiası Üniversiteyi Karıştırdı”, Radikal, 29. 12. 2010.

[22] “Üniversite’de Taciz İddiası Meclise Taşındı”, BİA Haber Merkezi, 15.02.2011.

[23] Gülriz Uygur, “Önsöz”, Kız Doğursun Analar içinde, Eray Karınca, 1. Baskı, Ankara: Bilgi, 2012, s. 17

[24] Judith Butler’dan aktaran: Özkazanç, s. 7.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder